?>

“HER TÜRK ASKER DOĞAR

1988 Haziran ayı…

Samsun Sahra Sıhhiye Er Eğitim Tugay Komutanlığı’nda benim için vatani görev başladı.

Her sabah düzenli bir şekilde “Her Türk Asker Doğar” diye bağıra bağıra tempo tutarak           “ askerce” yürürdük.

Her Türk asker doğardı ya, oğlum da geçen Aralık ayında bunun gereğini yerine getirdi.

Ama askerlik yaptığı sürece aklımızın yarısı sanki ondaydı.

E kolay değildi anne – baba olmak.

Terörün kol gezdiği şu dönemde askere evlat göndermek daha da zordu.

6 ay önce onu askere gönderirken:

“Başkanım askerliğin acelesi mi var, ortalık biraz yatışsın, bak sürekli şehit cenazesi geliyor” dediklerinde, ne ben ne de oğlum bu görüşlere itibar etmedik.

İyi ki de etmedik.

Çok şükür şimdi o iş bitti.

Bitti ama bir de bitirene sormak lazım.

Ben de öyle yaptım.

Yazının bundan sonraki bölümünü oğlum Ömer Faruk Canural’ın askerliğe ait duygu, düşünce ve yaşadıklarına ayırdım.

İşte onlar…

           23 Ekim 2015 sabahı Denizli Cerrahi Hastanesi önünde askerlik görevini ifa edeceğim birlikleri öğrenmiştim.

Askerliğe, dünyaya gözlerimi açtığım şehir Samsun’da başlayacak, hemen ardından Erzincan’da esas birliğime teslim olacaktım.

Askerliğin ilk gününde“sudan çıkmış balığa dönmek” deyimini birebir yaşamış olduk. Elimize tutuşturulan kamuflaj, bot ve askeri çanta ile gecenin bir yarısı yorgun bir halde koğuştaki ilk gecemize eriştik.

Emir-komuta sistemine alışık değiliz ya ilk gece bir uzman çavuşun bize“geç hadi geç, hızlı oool!” diye bağırması “bu adam niye bu kadar sinirli?” diye alınmama sebep olmuştu. Halbuki bu işin doğası buydu. Zamanla öğrenecektim.

Tamamı kısa dönem acemi askerlerden oluşan Samsun Esentepe Kışlası’nda temel askeri eğitim ve uygun adım yürüyüşlerle 3 haftalık bir serüveni noktalamıştık. Üniversite yıllarında da sevdiklerimizden uzaktık ama bu şekilde bir ayrılığın manası daha büyük, hasreti daha derindi.

Erzincan ise Ocak ayında Doğu Anadolu ikliminin sertliğiyle bize “merhaba” diyecekti. Koğuş nöbetlerinin yerini, kimi zaman -30 dereceyi bulan kule nöbetleri alacak ve hayatımıza devriye, çarşı izni, şafak muhabbeti, görevlendirme, denetleme gibi kavramlar girecekti.

Toplu halde yaşamanın insanın tahammül sınırlarını ne denli zorladığını öğrenecektik

Aile kavramının nasıl bir öneme sahip olduğunu ve sivil hayattaki özgürlüklerin aslında “Allah’ın bir lütfu” olduğu zihinlerimize kazınmış olacaktı.

Bunun yanında Türkiye’nin sosyolojik yapısını bu kadar isabetli görebileceğimiz yegane platformun askerlik olduğunu düşünüyorum. Her coğrafyadan, her kültürden ve her anlayıştan insanın bir potada eridiği yerin diğer adıdır askerlik…

Askerlik kararı aldırdığım vakit “Çözüm Süreci”nin bozulduğu ve terörün had safhada olduğu bir dönemdi. Birçok kişi ” delice” bir karar verdiğimi düşünüyordu. Sonuç olarak o günkü fikrimle bugünkü fikrim değişmiş değil. İçindeyken zaman zaman pişman olsam da resmin bütününe dışarıdan baktığımda “yine olsa yine gelirdim” diyorum. Hayat merdiveninde aşılması ve aşıldığında da sonraki hayatta her zerresi idrak edilmesi gereken bir basamak olduğunu düşünüyorum askerliğin…

Canını ve kanını bu topraklar için feda eylemiş gerçek askerler ve gerçek kahramanların aziz hatırası önünde saygıyla eğilerek…

yükleniyor..