?>

YAHYA KEMAL BEYATLI

Bir anekdotla yazıya başlamak istiyorum:

Bir edebiyatçı dostu Necip Fazıl’a der ki:

“Üstadım, bana göre Türk Edebiyatında iki büyük şair vardır…”

Necip Fazıl sorar:

“Öbürü kim?”

Özgüveni o kadar fazladır ki, iki büyük şairden birinin kendisi olduğundan emindir.

Edebiyatçı dostundan şu cevap gelir: “ Yahya Kemal Beyatlı…”

Yahya Kemal Beyatlı son asır Türk şairlerinin en büyüklerindendir. Şiirlerinde “Ok” manzumesinin dışında hep aruz veznini kullanmış;

kelime, kafiye uyumu, iç ahenk, ritm duygusu gibi konulara büyük önem vermiştir. Aruz vezninin son büyük temsilcisidir.

Çocukluk ve gençlik yıllarımızda “Akıncılar, Mohaç Türküsü, Rindlerin Akşamı, Rindlerin Ölümü, Süleymaniye’de Bayram Sabahı,

Sessiz Gemi, Endülüs’te Raks gibi şiirlerini zevkle okur ve ezberlerdik. Eserlerinde tarih, milliyetçilik, kahramanlık, toplum, din vb. konuları

işleyen güzel örnekler vermiştir.

Şiir konusunda o kadar titizdir ki, onca şiiri olmasına rağmen, bunların daha son halini alacak kadar olgunlaşmadığını düşünerek,

sağlığında şiirlerini bir kitap halinde bile toplayamamıştır.

Şiirleri zaten musiki gibi kulağa hoş gelirken, bazıları da dönemin ünlü bestekarı Münir Nurettin Selçuk tarafından bestelenmiştir. Bu iki

büyük insan adeta ruh ikizi gibidir. Güfteyle beste, birbirini o kadar tamamlar ki, her ikisi de aynı kişiye ait sanırsınız.

“ Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç… Aheste çek kürekleri, mehtap uyanmasın… Sana dün bir tepeden baktım Aziz

İstanbul… Zil, şal ve gül…” gibi eserlerin her biri hit olmuş ve en klasik şarkılar olarak musikideki seçkin yerini almıştır.

Şiirlerinde İstanbul önemli bir yer tutar. İstanbul’a hayrandır. Hayranlığı o kadar fazladır ki, Milletvekili olarak Ankara’ya geldiğinde,

“Ankara’nın en çok nesini seversiniz” diye sorduklarında “İstanbul’a dönüşünü “ diye cevap verir.

Özellikle eski müziğimizi çok sever ve:

“Çok insan, anlayamaz, eski musikimizden,

Ve ondan anlamayan, bir şey anlamaz bizden,”

diyerek şikayet eder…

1927 de Varşova’da yaşarken, memleket özlemini;

Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta,

“Tanburi Cemil Bey çalıyor eski plakta…

dizeleriyle dile getirir.

Şiirlerinde sözcük uyumu konusunda aşırı hassastır.

“Rindlerin ölümü” adlı şiirindeki “Siyah serviler altında kalan kabrinde” dizesini yazmış ama buradaki “siyah” sözcüğünü beğenmemiş, yerine

daha güzel bir sözcük bulayım derken sekiz ay geçmiştir.

Mısra en son şu hale dönüşür:

“Serin serviler altında kalan kabrinde…”

O sadece ünlü bir şair değildir. Nesirler de yazar. Parlamenterlik yapar. Türkiye’nin Pakistan Büyükelçiliği görevinde bulunur.

Ama esas olarak şairlik yönüyle Türk Edebiyatı kendisine çok şey borçludur.

1884 de Üsküp’te başlayan hayat hikayesi hayranı olduğu şehir İstanbul’da sona erer. Takvimler 1 Kasım 1958 i göstermektedir.

Büyük şairi ölümünün 58. yıldönümünde rahmetle anıyorum.

yükleniyor..